Dünya, içinde yeterince ızdırap barındıran bir mekan, öyleyse başkalarının ızdıraplarını yüklenmek anlamsız. Sırt sırtayız artık. Destek olmaya değil ama. Görmemeye, ölümüne görmemeye. İstediğimiz an bir adım geri çekilip görmemeye alıştık, alıştırıldık. Ardıma baktığımda kimseyi göremiyorsun kimseyi. Ruhun dünyada ızdıraplar içinde. Sonu olsa da bu ızdırabın, sona yaklaştıkça dayanması, katlanması daha güç oluyor. Her nefesinle içine aldığın hayatın, sarı yapraklar gibi, kuruması içinde sen geri vermeye fırsat bulamadan yazık değil mi?
Hayatın garip yöntemleri var, kesintisiz sunuyor, sanıyoruz bi de.. Aldıkça alıyoruz, aldıkça sözde birikimler yapıyoruz küflü, yatak altı sandıklarımızda. Karşılıksız çek misali aldığımız buz dağı birikintimize bakıp gururlanıyoruz lakin anlayamıyoruz nasıl çöpten eve dönüştüğümüzü. Görüntü kirliliğinden ibaret oluveriyoruz ya da camda bir yansıma olmaktan öteye geçemiyoruz. Aslında hiçbirimiz sevmiyoruz kendimizi. Aynadaki, hayallerinden kopmuş, inançsız kişiyi görmek gitmiyor hoşumuza. Mütemadiyen kendimizden kaçıyoruz. Aşklarımızda, ailemizde, işimizde, her köşemizde mümkün mertebe uzak olmaya çabalıyor, kendimizi rafa kaldırıp başkalarını (yabancıları) koyuyoruz hayatımızın orta yerine. Her şeyi onların üstüne inşa etmeye kalkıp derin ve iyileşmez yaralar açıyoruz ruhumuzda, bedenimizde. Her seferinde de sanki kafamıza silah dayamışlar gibi, o başkalarını suçlamaktan alıkoyamıyoruz kendimizi. Yalnızız hem de her geçen gün daha fazla.
28 Eylül 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder